3 Nisan 2009 Cuma

Uzaktan Sevmek / Öykü / Gülseren Engin

Mahallenin bütün kedi ve köpeklerini beslemek onun görevi sanki. Her sabah erkenden kalkar, sokak kapısını aralayıp bakar. Evet, işte hepsi orada... Sokağın Arnavut taşları üzerinde bekleşip duruyorlar. Her yemek zamanı olduğu gibi... Mahallenin bütün kedileri, köpekleri... İşte eşiğin hemen dibinde Topal Tekir... Yemyeşil gözlerini kapıya dikmiş bekliyor. Az ilerisinde Güdük Kuyruk Bobi... İri, hantal bir sokak köpeği... Kuyruğunu bir yerlerde kaptırdıktan sonra bu adı aldı. Yanı başında Sarı Kız... Sapsarı tüylü dişi kedi... Yeni yavruladı. Memeleri sütten iri ve sarkık... Yavrularını kim bilir hangi merdiven altına sakladı?..Yanında Şaşı...Gri, siyah alaca tüylü, şaşı gözlü bir sokak kedisi... Kaldırım taşının üzerinde sanki bu gruptan ayrıymış, sanki aç değilmiş de geçerken uğramış gibi kayıtsız duran Boncuk... Kıvırcık hardal rengi tüyleri olan, iri siyah boncuk gözlü Terrier... Cins bir köpek...Kim bilir hangi çocuk,ya da büyük, hevesi geçince atıvermiş sokağa... Yiyecek kavgalarına alışık değil. Bu yüzden önüne konursa sanki hatır için yiyor, yoksa yutkuna yutkuna bakıyor uzaktan.
Hepsini tanıyor Saniye Hanım...İsimlerini de o taktı zaten. Hemen hepsi, elinde büyüdü sayılır. Hepsini de ayrı ayrı seviyor ;ama ille de Zilli... Kar gibi beyaz tüylü, mavi gözlü Ankara kedisi... O da nereden gelmişse bu sokağa... Sahibi mi atmış yoksa evden mi kaçmış; bilinmiyor. Öyle asil bir havası var ki bayılıyor ona.
Hayvanları sever;ama eve almaz Saniye hanım.Çok titizdir. Evin içi tertemiz olmalı. Tahtalar ovulmaktan gıcırdamalı... Muşambalar parlamalı...Sık sık cilalanan mobilyaların üzerinde sadece kolalı dantel örtüler bulunmalı; toz, iz olmamalı.Öyle kedi, köpek tüyüne hele pisliğine hiç gelemez. Gözleriyle sever, okşar onları.Konuşur, besler ;ama dokunmaz.Uzaktan uzağa bir sevgidir onunki...
Her akşam kasaba uğrayıp koca bir torba dolusu kemik, fırından da bayat ekmek alır. Kemikleri kocaman bir tencerede kaynatır,suyuna bayat ekmekleri doğrar. Kemikleri köpekler için ayrı bir kaba koyar.Büyük, plastik yoğurt kaselerine doldurduğu mamaları kapı önünde bekleşen kedi ve köpeklere pay eder.Başka zaman olsa birbirlerine tıslayan, hırlayan, kavga eden ya da kovalayıp duran kedi ve köpekler bir tek Saniye Hanım’ın evi önünde barış yaparlar sanki. Uslu uslu oturup onun kapıyı açmasını, mama dolu tasları sokağa bırakmasını beklerler. Ondan sonra yine uslu uslu, dövüşüp itişmeden kafalarını mamanın içine daldırıp karınlarını doyururlar. İyice doyduklarında - zaten Saniye Hanım onların ne kadar yiyeceğini bilir, ona göre hazırlar mamalarını- yalanıp temizlenerek birer ikişer sokağın iki ucundan mahalleye dağılırlar.
Saniye Hanım, onlar gittikten sonra sokağa çıkıp kapı önüne bıraktığı tasları alıp içeri girer.Onları yıkayıp pakladıktan sonra o günkü en önemli işi yapıp bitirmenin keyfiyle kendine bir kahve pişirir ve sokağa bakan pencerenin önündeki sedire kurulup höpürdete höpürdete kahvesini içer.
Saniye Hanım’ın evi İstanbul’un Arnavut taşları döşeli, dar sokaklardan birindedir. Çift kanatlı, yeşil boyalı giriş kapısı doğrudan sokağa açılır.Hacı babaannesinden kalmadır bu renk; ama şimdilerde pek çok yerde dökülmüş, altından tahtası ortaya çıkmıştır.Ahşap evin boyası da çoktan dökülmüş, tahtaların rengi kararmıştır; ama yine de bu eski evi çok sever Saniye Hanım. Burada doğmuş, burada büyümüş, yaşlanmıştır. Bütün anılarında bu ev vardır. Bir de halasının Heybeliada’daki evi...
O sabah, kahvesini içerken nereden aklına takıldıysa bilinmez yine Heybeliada’da geçirdikleri yazlar düşüyor Saniye Hanım’ın aklına... Liseyi bitirdiği yıl... Genç ve güzel bir kız... Geleceğe umutla bakan, yaşama coşkuyla sarılan neşe dolu, cıvıl cıvıl bir kız... Belki çok güzel sayılmaz... Sokakta giderken delikanlılar dönüp dönüp de bakmıyorlar, ardına takılıp eve kadar izlemiyorlar, yazlık sinemalarda yakınına oturmak için çırpınmıyorlar; ama yine de duru beyaz tenli, koyu kestane saçlı, düzgün hatlı, incecik bir kız. Çevresinin beğenisini güzelliğiyle değil, neşesi, tatlı dili ve zekasıyla kazanan kızlardan. Bunun için de onu biraz yakından tanımak gerek. Onu keşfetmek için zaman harcamak, emek vermek gerek. Sabretmek...
Seyfi, böyle sabırlı biri değil. Halasının oğlu Müfit’in yakın arkadaşı... Bahriye mektebinde birlikte okumuşlar...Şimdi de aynı gemide görevliler. Hafta sonlarında, tatillerde hep Müfitlerin evinde kalıyor Seyfi. Memleketi uzak... Ailesi, Artvin’de oturuyor. Müfit’in ailesi ise onu da kendi oğulları gibi bağırlarına basmışlar. Saniye ile annesi, yazları Hala’nın Heybeliada’daki dededen kalma büyük evinde geçiriyorlar. Bu yüzden sık sık görüyor Seyfi’yi...
O yaz izninde Seyfi, köyüne gitmemiş. O da aynı evde... Saniye, yıllar önce,daha ilk görüşte vurulmuş Seyfi’ye; ama belli etmiyor.Seyfi ise onun farkında bile değil.Gözü yazlıkçı kızlarda... Müfit’le denize gidiyorlar her gün. Gün boyu ya plajdalar ya da ufak bir yelkenli ile denize açılıyorlar. İkisi de gösterişli, yakışıklı delikanlılar... Kızlar bayılıyor onlara. Kumsala geldiklerinde hemen etrafını sarıyorlar. Hepsi de birbirinden güzel... Delikanlılar akşam yemeği için eve geldiklerinde gülüşerek gündüz tavladıkları kızlardan söz ediyorlar. Tabii enişte sofradan kalktıktan sonra... Enişte, yemeğini yer yemez salona geçer, kahvesini orada, radyodan ajansı dinlerken içer. Koyu bir Demokrat Partilidir. Ajans bittikten sonra da kahvede alır soluğu... İskelenin karşısındaki kahvede... Gece geç vakitlere dek orada arkadaşlarıyla tavla oynar, politikadan konuşurlar... İşte onun evde olmadığı zamanlar delikanlılar sigara paketlerini ortaya çıkarırlar- halası onların sigara içmesine izin verir-, Saniye’nin pişirdiği kahveleri içerken kızlardan söz ederler. Gün boyu peşlerini bırakmayan yapışkan kızlardan... Ses tonları ve sözcükleri belirgin bir aşağılama içerir. Bu tarz konuşma hem ürkütür genç Saniye’yi, hem içini acıtır, hem de belli belirsiz bir şekilde mutlu eder. Karmakarışık duygulardır bunlar; tanımlayamaz. Ürkütür; çünkü eğer bir erkeğe duygularını belli ederse böyle aşağılanacağını düşünür Saniye... İçini acıtır; çünkü tanımadığı kızlar bile olsa bir genç kızın böyle aşağılanmasına dayanamaz. Öte yandan karşı koyamadığı bir mutluluk duyar; çünkü o kızların hiçbirine aşık değildir Seyfi... O halde... O halde hâlâ bir umut vardır. Bu düşünce aklına geldiğinde hemen kovalar Saniye... Seyfi, öylesine yakışıklı, öylesine akıllı ve çekici bir erkektir ki kendini ona layık göremez bir türlü... Zaten Seyfi’ de ona evin küçük kızı gibi davranmakta, hiç yüz vermemektedir.
Seyfi, sabırsız biri... Bir genç kızı tanımak için uzun zaman ayırmak, emek vermek ona göre değil. Üstelik dış görünüş her şeyden daha önemli Seyfi için. İri göğüsler,uzun bacaklar, lepiska saçlar onun dikkatini çekmek için yeterli. Akıl, bir kadında aradığı en son şey... Bu yüzden gözü hep güzel ve alımlı kızlarda... Hemen her gece bu kızlardan birini alıp Çamlık’a çıkıyor... Müfit’le konuşurken söyledikleri gibi “Mehtaba çıkıyorlar”... Bu sözü birlikte söyler, birlikte gülüşürler hep. Ardından “Biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık...” diye şarkıya başlarlar.
Saniye ise mehtaba çıkmanın romantik bir şey olduğunu düşünüyor. Her gece Müfit’le Seyfi kızları alıp Çamlık’a, “mehtaba çıktıklarında” o da halası ve annesi ile - babası o küçükken ölmüş - iskeledeki çay bahçelerinden birine iniyor, geç vakte dek orada, annesiyle halasının komşu masalardaki komşu kadınlarla yaptıkları dedikoduları dinliyormuş gibi oturup nakış işliyor. Çeyizinin eksik parçalarını tamamlıyor Saniye... Lise de bittiğine göre sıra evliliğe geldi... Öyle diyor annesi... Kapılarından görücü eksik olmuyor; ama Saniye evlenmek istemiyor. Her gelene bir kulp bulup geri çeviriyor teklifleri. Onun gözü Seyfi’de; ama...
Liseyi bitirdiği yaz... Seyfi, ilk kez Saniye’nin varlığını keşfediyor... İlk kez alıcı gözüyle bakıyor ona. İlk kez masada gözleri buluşuyor... Müfit’e sezdirmeden kapı aralığında yakalıyor Saniye’yi ve başını döndüren güzel sözler söylüyor. İlk kez elini tutuyor, Çamlık’a yürüyorlar birlikte. Fazla dondurma yemekten boğazı şişmiş, evde yatıyor Müfit. Saniye “Çarşıya gidiyorum” diye evden çıkmış. Seyfi’yi kumsalda diye biliyor evdekiler. Gizlice sokakta buluşup, Çamlık’ın dar ve tenha yollarına atıyorlar kendilerini. Fıstık çamlarının gölgeleri öğleden sonranın kavurucu sıcağını azaltıyor. Diken yapraklı dalların arasından süzülüp akan gün ışığı yakmıyor, okşuyor sanki. Kuytu bir köşede dudaklarından usulca öpüyor Seyfi. Yüreği bir güvercin gibi kanat çırpıyor Saniye’nin... Çok; ama çok mutlu.
Parmaklarını dudaklarına götürüp usulca okşuyor Saniye hanım. Ne zaman o öpüşü düşünse hep böyle yapar, Seyfi’nin dudaklarının sıcaklığını yeniden duyumsar.
Kahvesinden son bir yudum alıp, her kahve içişinde yaptığı gibi yine fal kapatıyor. Kahve falından anlamaz; ama her içişinde kapatmadan da edemez.Fincan soğuduğunda ise usulca kaldırıp tabağa akan, fincanın içinde şekillenen, yarı kurumuş kahve telvesine uzun uzun bakarak bir şeylere benzetmeye çalışır hep. Her seferinde de gördüklerinden hiç bir şey anlamaz, içini çekerek gidip fincanı yıkar. Bu kez de öyle yapacağı belli; ama yine de kapatıyor işte.
Pencerenin önünden kalkıp günlük işlere başlama zamanı geldi; ama bu gün hiç iş yapası yok. Ne zaman Seyfi’yi düşünse - ki sık sık düşünür zaten- hep böyle olur. Eli ayağı kesilir, bir kenara çekilip anılara dalar... Yine dalıp gitti işte...
Bütün yaz gizli gizli buluşuyor, öpüşüp koklaşıyorlar. Evlenecekler... Öyle diyor Seyfi... Sonbaharda anasını getirecek köyden ve isteyecek Saniye’yi... Kendi başına istemek olmaz. Hem anasına ayıp hem Saniyenin annesine... Her şey yolu yordamıyla olmalı...
Seyfi’nin anası hiçbir zaman görücü gelmiyor. Aylar sonra halasından Seyfi’nin köyden bir akraba kızıyla evlendiğini öğreniyor.
Saniye hanım kahve fincanını kaldırıp içine bakıyor. Fincanın dibi kapkara... “İçim sıkılmış” diye mırıldanıyor. Tam da o anda gerçekten içinin sıkıldığını hissediyor. Seyfi’yi düşündüğü için mi? Bilemiyor. Oysa o acıyı atlattı... Yıllar geçti üzerinden. Seyfi’den umudu kesince bir işe girdi Saniye... Bir devlet dairesinde memuriyet... Yıllarca çalıştı, anasına baktı..Yeniden aşık olmayı, evlenmeyi istemedi. Anası ölünce bu eski evde bir başına kaldı. Anılarıyla birlikte...Çalışırken kolaydı; ama emekli olunca daha da derinden hissetti yalnızlığını.Uzun çalışma hayatı nedeniyle komşuluk yapmayı da beceremedi hiç. Kapısını çalan olmaz pek...Mahallenin kedi ve köpekleri dışında...
O sırada kapıdaki sesi işitiyor. Tırmalama sesini... Gidip kapıyı açıyor. Boncuk bu... İri kara gözlerini gözlerine dikmiş,yalvarır gibi bakıyor. Belli ki yine mama tasına sokulup karnını doyuramamış. Eğilip köpeğin boncuk gözlerine dikiyor gözlerini.
“Yine mi aç kaldın? Dur bakalım içerde sana göre bir şeyler bulurum belki...” diyor.
Mutfağa gidip tencerenin dibinde kalanları bir yoğurt kasesine boşaltarak getiriyor. Boncuk, sevinçle mırıldanıyor; sonra tasın içine daldırıyor kafasını... Bütün sıkıntısı dağılıyor Saniye hanımın.

http://www.gulserenengin.com/

_____________________________________________________


Gülseren Engin

Tıp Özgeçmişi:

DR. GÜLSEREN ÜNSÜN (ENGİN) 1946 yılında İstanbul’da doğdu. Hacettepe Tıp Fakültesi ve Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde okuyup 1971 yılında hekim oldu. Trabzon ve Güdül/Ankara da hükümet doktoru olarak çalıştıktan sonra 1974 yılında Hacettepe Tıp Fakültesi Patoloji bölümüne asistan olarak girdi.1978 de Patoloji uzmanı oldu.Adana/ Çukurova Tıp Fakültesi,İzmir/Göğüs Hastalıkları hastanesi ve SSK Tepecik Hastanesi’nde başasistan olarak görev yaptıktan sonra 1984 yılında sınav kazanarak İstanbul/ Şişli Etfal Hastanesi’nde Patoloji Şef yardımcısı,1985 yılında yine sınav kazanarak İstanbul/ SSK Okmeydanı Hastanesi’nde Patoloji Şefi oldu. 1988 yılında Almanya’da Heidelberg Krebs Informationsdienst’te çalıştı.1989-90 arası Hamburg’ta Uni-Klinik Eppendorf’ta Oral Patoloji bölümünde kanser üzerine çeşitli araştırmalar yaptı.1990-91 arası İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nde,1992-94 arası İstanbul Üniversitesi Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı’nda görev yaptı.1994 de Taksim Hastanesi Patoloji şefi oldu.1995-98 arası Türkiye’de ilk kez KANSER BİLGİ DANIŞMA MERKEZİ’ni kurdu ve yönetti. 1999 da emekli oldu ama sağlık konusunda kitaplar yazmayı sürdürdü.

Kitapları:

Kadını Tanımak 1996, İnkılap Kitabevi Yayınları
Şeker Hastaları (Diabet) için Yemek Kitabı 1998-2005, İnkılap Kitabevi Yayınları
Zayıflamak İsteyenler için Yemek Kitabı 2000-2006, İnkılap Kitabevi Yayınları
Kanser ve Beslenme2003-2005, İnkılap Kitabevi Yayınları

Edebiyat Özgeçmişi:

İlk öyküsü 1965 yılında yayımlanan Gülseren Engin’in roman ve öykü kitapları dışında, tiyatro oyunları, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış pek çok anı, gezi notları, makale, deneme ve şiirleri vardır.

Ödülleri:

1993 Ömer Seyfettin Öykü ikincilik ödülü
1994 Ömer Seyfettin Öykü özel ödülü
1998 Yunus Nadi Öykü Ödülü
2001 Orhan Kemal Öykü Birincilik Ödülü

Kitapları:

1989 YORGUN KONAK (Öykü), Ekol Yayıncılık
1992 SEVGİNİN MASALI (Masal), Demet Yayıncılık
1994 KAÇIŞ DÜŞLERİ (Öykü), Demet Yayıncılık
2000 KAÇIŞ DÜŞLERİ (2. Baskı), Gerçek Sanat Yay.
2000 GEZİ İZLERİ (Gezi- Anı ), Gerçek Sanat Yay.
2001 CEHENNEMDE BİR ADA (Roman) (1-2. Baskı), Remzi Kitabevi
2006 CEHENNEMDE BİR ADA (Roman) (3. baskı), Remzi Kitabevi
2002 GEÇ KALAN ÖYKÜLER (Öykü), Remzi Kitabevi
2003 KURUTULMUŞ ÇİÇEK BAHÇESİ (Öykü), Remzi Kitabevi
2004 YORGUN VE YARALI (Roman) (1-2. Baskı), Remzi Kitabevi

Resim Özgeçmişi:
Gülseren Engin resim eğitimini Adnan Turani, Mehmet Güleryüz, Yusuf Taktak , Hüseyin Parıltan ve Mustafa Hazar gibi değerli hocaların atölyelerinde aldı. Yağlıboya ve suluboya çalışan sanatçı günümüze dek resimde çeşitli arayışlar içinde değişik türde çalışmalar verdi. Doğa ve insan ilişkisi kadar insanlar arası iletişim bozuklukları ya da insanın yaşama direnişi gibi bireysel konular yanı sıra kadına yönelik şiddet,töre cinayetleri, savaşlar ve göçler gibi ulusal ve evrensel konuları işleyen sanatçının eserlerinde zengin renk anlayışı göze çarpmaktadır.

KATILDIĞI KARMA SERGİLER

1978 Karma Resim Sergisi Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ANKARA

1980 Karma Resim Sergisi Devlet Güzel Sanatlar Galerisi ANKARA

1985 Karma Resim Sergisi BİLSAK İSTANBUL
1994 Karma Resim Sergisi Sandoz Sanat Galerisi İSTANBUL
1997 Karma Resim Sergisi Basın Müzesi İSTANBUL
1998 Karma Resim Sergisi Basın Müzesi İSTANBUL
1998 Karma Resim Sergisi Uludağ Üniversitesi BUTTİM/ BURSA
1999 Karma Resim Sergisi Basın Müzesi İSTANBUL
2003 Uluslararası Karma R.S. Göynük İlköğretim Okulu Kemer/ANTALYA
2005 Uluslararası Karma R.S Çekirdek Sanat Atölyesi İSTANBUL

KİŞİSEL SERGİLER

1994 Kişisel Resim Sergisi/ The Marmara Sergi Salonu/ İSTANBUL
1995 Kişisel Resim Sergisi/ Varol sanat Galerisi/ İSTANBUL
1996 Kişisel Resim Sergisi/ Basın Müzesi/ İSTANBUL
1998 Kişisel Resim Sergisi/ Basın Müzesi/ İSTANBUL
2005 Kişisel Resim Sergisi/ Atatürk Kültür Mer./ Narlıdere/ İZMİR


www.gulserenengin.com
gulseren_engin@yahoo.com

http://www.dergi.havuz.de/001-OCAK-SUBAT-2009/



Öz Yapım oHG & H@vuz Yayınları

İÇİNDEKİLER İhsan Arı Fatma Yurdugül

Adnan Turani
Yvonne Georgi
H. İbrahim Özcan

Gülbahar Kültür

Kemal Gündüzalp
Nazlı Eray
Turan Koç
Jane Kirimize
Yeni Çıkan Kitaplarımız Elmira Acıkanoava Hasan Hüseyin Deveci


Sık kullanılanlara ekle! Adnan Özyalçıner
Burhan Günel
Özcan Karabulut
Nida Öz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder